Matrix ve Felsefe - Hakikatin Çölüne Hoş Geldiniz!


Sizin de kafanız Keanu Revees gibi Matrix'ten sonra karıştıysa bu kitap kesinlikle sizin için yazılmış. Eğer film kafanızı karıştırmadıysa, hemen bir doktora görünün. Matrix'i henüz seyretmediyseniz, o zaman bu kitabı mutlaka okumalısınız. Böylece bu filmin insanlar için neden o kadar önemli olduğunu bulursunuz.Seçim sizin, hayatınızın sonuna kadar onun sonuçlarıyla yaşayacaksınız. Mavi hapı seçip bu kitabı tekrar rafa koyarak kendinize Matrix sadece bir film mi diyeceksiniz? Yoksa, kırmızı hapı seçip bu kitabı okuyararak, beyaz tavşanın peşinden mi gideceksiniz?"Matrix ve Felsefe, filmdeki felsefi temaların neler olduğunu belirleyişi ve ele alışıyla, felsefi zenginlik açısından filmden daha üstün. Sizce akılcılar, deneyciler, gerçekçiler, gerçeküstücüler, maddeciler, bütüncüler, varoluşçular ve yapıbozumcuları Matrix hakkında ne düşünür? İşte bu sorunun cevabı Matrix ve Felsefe kitabında."-Lou Marinoff, Felsefeci-yazar-William Irwin, Pennsiylvania King's Üniversitesi'nde Profesördür. Birçok felsefi esere editör olarak imza atmıştır. Hermeutik, Sartre, Platon, hukuk felsefesi ve felsefi pedagoji hakkında sayısız makalesi vardır.

Gitanjali İlahiler


... 1941'de ölen Tagore arkasında pek çok eser bıraktı. Bunlarda güzellik, çocuk sevgisi ve sadelik gibi konuların yanısıra asıl olarak Tanrının varlığı meselesini işledi. Elinizdeki kitap, Hint sanat ve düşüncesinin zirvelerinden biri olan yazarın en çok tanınan eserlerindendir.

Frankfurt Okulu ve Eleştrisi


Toplumsal Araştırma Enstitüsü'nün bir düşünce akımı olarak ortaya çıkan Frankfurt Okulu, 1. Dünya Savaşı sonrasında önemli bir sosyal teori merkezi konumuna geldi. Üyelerinden Adorno, Horkheimer ve Marcuse, Frankfurt Okulu'nun genel yaklaşım biçimi olarak Eleştirel Kuram olarak adlandırılan Marksist Kuram'ı ortaya koydular. Eleştirel Kuram, sosyoloji, siyaset bilimi, kültür ve ideoloji alanlarında yapılan çalışmalarda etkili oldu. Başta Habermas olmak üzere son katılan üyelerinin yaptığı felsefi ve sosyolojik çalışmalar Avrupa'da ve Kuzey Amerika'da ses getirdi.

"Tom Bottomore, bu kitapta bize Frankfurt Okulu'nun doğuşunun ve çöküşünün ana özelliklerinin etkileyici bir özetini sunuyor. Kitap aynı zamanda 'Eleştirel Kuram'ın belli başlı önderlerinin eleştirel bir değerlendirmesi olduğu için, vardığı sonuçlar bazı bakımlardan tartışmalı olacaktır. Tom Bottomore, Frankfurt Okulu'nun tutarlı bir Marksçı toplum kuramı paradigması oluşturma başarısızlığını, felsefece düşünmenin yüksek düzeyinden tarihin ve ampirik olguların bulanık sularına inmeyi reddetmelerinde konumlandırırken, yadsınamaz bir biçimde meselenin özüne dokunuyor."
-Peter Hamilton-

Yeni Bir Bakışla Heidegger


"Çağdaş Düşünürlere Yeni Bir Bakış" serisi büyük düşünürlerin fikirlerini, görsel sanatlar, filmler, televizyon programları, mimarlık, moda ve hatta bilgisayar oyunlarından örneklerle gözler önüne seriyor...Heidegger söz konusu olduğunda, genel olarak onun okunması ve anlaşılması çok zor metinler kaleme aldığı görüşü hakimdir. İşte Barbara Bolt'un bu kitabı Heidegger'e ilgi duyan okurun bu güçlüğü aşmasına yardımcı olacak özgün bir rehber niteliği taşıyor.Yazar başta sanatçılar ve sanat öğrencileri olmak üzere, sanat ve felsefe ile ilgilenen herkesin onun bakış açısını anlayabileceği bir okuma olanağı sunuyor. Barbara Bolt, Heidegger'in en ünlü çalışması Varlık ve Zaman da dahil olmak üzere, felsefecinin sanata ilişkin en önemli metinlerinin yakın bir okumasını sunarak, günümüzdeki sanat ve sanat endüstrisine nasıl eleştirel bir noktadan yaklaştığını görmemizi sağlıyor. Bunu da Sophie Calle, Anish Cooper ve Anselm Keifer gibi uluslararası sanatçıların işleri üzerinden yapıyor.Barbara Bolt, Melbourne Üniversitesi Victorian College of the Arts and Music'te dekan yardımcılığı görevini sürdürüyor. Aynı zamanda kendisi de sanatçı olan yazarın diğer kitapları arasında, Art Beyond Representation: The Performative Power of the Image (Tasvirin Ötesindeki Sanat: İmajın Edimsel Gücü - I.B. Tauris, 2004) ve Practice as Research: Approaches to Creative Arts Enquiry (Araştırma olarak Pratik: Yaratıcı Sanat İncelemelerine Giriş - I.B. Tauris, 2007) bulunuyor.

Evrim Açısından Devrim


Evrimsel Açıdan Devrim, Kaan Arslanoğlu'nun sol, sosyalizm, komünizm, Marksizm, Stalinizm, Türkiye solu ve bilim konulu çalışma ve yaklaşımlarını enine boyuna tartıştığı ve görüşlerini kristalize eden son çalışmasıdır. Hikmet Kıvılcımlı'dan Nazım Hikmet'e ve Kojin Karatani'ye, Kemal Okuyan'dan Zizek'e, üretimden tüketime ve mübadeleye dek pek çok kişi ve kavramı ele alan ve "hınzırca" eleştiren Arslanoğlu, Evrimsel Açıdan Devrim'de "altyapının da altyapısı" biçiminde tanımladığı insan kişiliklerinin ve genetiğinin önemini evrimbilimin güncel bulgu ve yaklaşımlarıyla destekliyor, açımlıyor.Sola, sosyalizme, Stalinizme, Marksizme ve insana dair sıradışı yaklaşımlar...

Hayatlar Kimon - Lucullus


Plutarkhos, İS 46 yılında Boiotia Khaironeia'da doğmuştur. Varlıklı ve kültürlü bir aileye mensup olması nedeniyle iyi bir öğrenim görme olanağı bulmuştur. O zamanlar önemli bir kültür merkezi olan Atina'da okumuş, hem bir peripathos felsefecisi ve hem de dini konularda deneyim sahibi bir düşünür olan Lamptrialı Ammonios'un öğrencisi olmuştur. Bir Roma eyaleti olan Yunanistan'ın başındaki Romalı vali yetenekleriyle dikkat çeken Plutarkhos'u kendi kentinin temsilcisi olarak yanında görevlendirdi. Plutarkhos'un yapıtları birincisi Ethika (Moralia) ve diğer diyalogların, ikincisi ise tarihi yapıtların yer aldığı iki grupta toplanır. Ethika ahlak, din, edebiyat, doğa bilimleri ve politika çalışmalarını içermektedir. Ünlü Yunanlı ve Romalı komutanların ve devlet adamlarının yaşamlarını anlattığı, yaşlılık dönemi eseri Paralel Hayatlar biyografi niteliğindedir. Peripathos biyografi yazımının doğum, gençlik, karakter, yapılan işler, içinde bulunulan koşullar ve ölüm gibi temel özelliklerini taşıyan Paralel Hayatlar'da, aynı zamanda sıklıkla ahlaki düşüncelere ve yorumlara da yer vermiştir.

Modern Dünyanın Yaratılması


Felsefe Tarihi serisi, Modern Dünyanın Yaratılması'yla devam ediyor. Ortaçağ'ın felsefi akımlarından yola çıkan bu cilt, Rönesans'la oluşan yeni dünya imajına, modernitenin yaratıcı düşüncelerine ve bugün genellikle "Klasik Çağ" olarak nitelenen döneme kadar uzanıyor.Jacqueline Russ yönetimindeki ekip, Batı'da dinin düşünce dünyası üzerindeki etkisinin yerini bilimsel ve felsefi bir devrime bıraktığı siyaset felsefesinin filizlendiği Rönesans'la birlikte modern düşünceye uzanan yolun en önemli duraklarını tanıtıyor. "Modern dünyanın yaratılması"na sahne olan bu uzun dönemde,Doğu'dan Batı'ya tüm düşünce sistemleri, birbirleriyle ilişki içinde ele alınıyor. Plotinus, Nikolaus von Kues, Albertus Magnus, Roger Bacon, Machiavelli, Montaigne, Descartes, Spinoza, Malebranche, Leibniz, Pascal, Hobbes, Locke gibi bu döneme damga vuran filozoflarla Hıristiyan, Yahudi, İslam, Hint ve Çin düşüncelerinden farklı akımlar ve isimler bir arada inceleniyor.Farklı alanlardan pek çok uzmanın imzasını taşıyan, yalnızca felsefe değil, edebiyat, tarih ve siyaset bilimi alanlarına da hitap eden bir kaynak eser.

Şeffaf Toplum


Yakın dönem kıta felsefesinin önemli filozoflarından İtalyan düşünür Gianni Vattimo, en önemli kitaplarından birisi olan Şeffaf Toplum'da, postmodernlikten, iletişim toplumuna; söylemden sanata, ütopyadan aykırıütopyaya büyü bozumundan, çözülmeye varan farklı ama temelde aynı hat üzerinde kurduğu yazılarıyla özgün yorumlarda bulunuyor.Vattimo'nun varsayımına göre tarihi ilerlemeci olarak görmek, onu ister istemez tekdoğrultulu olarak saymamızı sağlar. Ancak, tarih varsa böyle bir ilerlemeden söz edilebilir ve tarihi tekdoğrultulu bir şekilde kavramak mümkün olmadığında ise modernlik sona erer. Tek bir tarih yoktur, yalnızca geçmişin farklı açılarından yansıtılan imgeleri söz konusudur ve tarih düşüncesinde karşılaşılan bu bunalım "ilerleme düşüncesi"nde oluşacak ikinci bir bunalıma yol açar. Vattimo, kitaba adını da veren "Şeffaf Toplum" ifadesine yönelik ikinci savıyla beraber kitle iletişim araçlarının postmodern toplumun doğuşunda belirleyici rol oynadığından söz eder. Kitle iletişim araçları, bu postmodern toplumu daha "şeffaf" değil, aksine daha karmaşık hatta kaotik hale getirmekte, tüm özgürleşme umutlarımızı bir kaos ortamına sürüklemektedir.Şeffaf Toplum, Vattimo'nun bu noktalardan yola çıkarak başlattığı düşünme yolculuğunu temelde Nietzsche, Heidegger, Lyotard, Adorno, Benjamin ve Habermas duraklarına uğrayarak tamamlıyor."Bu kitap postmodernizm sorunsalı tartışması için büyük bir önem arz ediyor."-Jean-François Lyotard-

Eleştirel Teori Habermas ve Frankfurt Okulu


Yirminci yüzyılın en önemli düşünce geleneklerinden biri olan Frankfurt Okulu, eleştirel teoriyi radikal anlamda yeni bir bilgi biçimi olarak sunmuş ve bu bilginin bizleri gerçek veya doğru çıkarlarımız konusunda aydınlatacağını ve çoğu zaman farkında olmadığımız baskı biçimlerinden, zorlamalardan kurtaracağını savunmuştur. Faşizmin en güçlü olduğu dönemde bir direniş söylemi olarak geliştirilmiş olan eleştirel teori, totaliterlikle birlikte düşündüğü aydınlanma kavramının kendisini de sorunsallaştırmış, bu kavramın toplum bilimlerindeki yöntem sorunuyla ilişkisini ortaya çıkarmış ve dolayısıyla yöntem tartışmasına kalıcı bir siyasi içerik kazandırmıştır. Frankfurt Okulu düşünürlerine göre bu tür bir teori sadece bir araştırma nesnesi olarak toplumsal dünyanın değil, aynı zamanda bu dünyanın bir parçası olarak teorinin kendisinin ortaya çıkmasını sağlayan ya da gerektiren koşulların ve yapacağı etkinin de bir açıklamasını vermelidir. Dolayısıyla dönüşlü bir yöntem benimseyen eleştirel teori pozitivizmin nesneleştirici bilim anlayışını ve bu anlayışın bir parçası olan özne/nesne ayrımını reddeder. Adorno, Horkheimer ve Marcuse gibi düşünürlerin çalışmalarıyla başlayıp Habermas'a uzanan bu teori türünün ilk örnekleri ise Marx ve Freud'un eserlerinde karşımıza çıkar.Raymond Geuss, Eleştirel Teori: Habermas ve Frankfurt Okulu'nda bu temel iddiaların ayrıntılı bir analizini veriyor ve geçerliğini tartışıyor. Toplumsal fenomenleri betimleyip açıklamakla yetinmeyen, aynı zamanda eleştiren bir bilimsel teori mümkün müdür? Mümkünse empirik bilimlerden nasıl ayrılır? Bu sorulara cevap ararken eleştirel teorinin pozitivizmle hesaplaşmasına geniş yer ayıran Geuss, çıkış noktası olarak ideoloji kavramını alıyor. Bu kavramın farklı anlamlarını kuşatan kapsamlı bir tartışma çerçevesinde, ideolojinin inanç ve çıkarlarımızla ilişkisini, bir ideoloji eleştirisinin gerektirdiği doğruluk ve bilimsellik kriterleri ve bu eleştirinin sağladığı 'aydınlatıcı' ve 'özgürleştirici' bilgiyi, özellikle felsefi bir çerçevede sorguluyor. Frankfurt Okulu sadece modern kapitalist toplumu ve faşizmi değil, onlara karşı geliştirilmiş muhalif söylemleri de yönlendiren bir bilim ve aydınlanma anlayışının maskesini düşürerek toplum bilimlerinde kalıcı bir etki yapmıştır. Bu söyleme bir giriş niteliği taşıyan Eleştirel Teori, getirdiği analitik bakış açısıyla sadece eleştirel teoriyle ilgilenenler için değil, toplum bilimlerinin amacı ve yöntemi konusunda çalışanlar için de kalıcı bir kaynaktır.

Metinlerle Hermeneutik Dersleri 2


Habermas ve Gadamer'in Dilthey metinleri tartışılıyor."Tarihsel bilginin nihai amacı ve anafikri, insan yaşamını kavramaktır."-Ernst Cassirer-Tarihsellik, kültür bilimleri için olduğu kadar doğa bilimleri için de bir tür yazgı gibidir. Düşünme eylemimiz nasıl ki tarihsel bir dönemin koşullarıyla sınırlıysa, onun ürünü olan bilgi de kendini bu sınırlar dahilinde var edecektir. Ne var ki, doğallıkla benimsenebilecek bu saptamalar yüzyıllarca bilim söz konusu olduğunda gözden uzak tutuldu. 19. yüzyılda Wilhelm Dilthey'ın ivme kazandırdığı tartışma, bu önyargının sarsılmasında etkili olmuştur. Metinlerle Hermeneutik Dersleri II iki önemli filozofun, Habermas ve Gadamer'in Dilthey üstüne metinlerini bir araya getiriyor. Yazılar, bugün çok kullanılan tarihsellik, kültür, doğa, anlama, öznelerarasılık gibi kavramların farklı perspektiflerden ele alınışını göstermesi bakımından önem taşıyor. Bu metinleri çevirip derslerinde tartışmaya açan Doğan Özlem, Türkiye'de daha önce yapılmamış bir yöntemle, kitapta bu kayıtların deşifresine de yer vererek çokboyutlu bir tartışmaya imkân tanıyor.

Schopenhauer


Felsefe tarihinin en ayrıksı ve tedirgin edici düşünürlerinden biri olarak bilinen Schopenhauer, felsefi bakışını büyük ölçüde etkilediği Nietzsche'nin gölgesinde kalmaktan kurtulamamıştır çoğu kez. Oysa felsefe tarihinin bu kinik ve karamsar dehası düşünceleriyle sadece bir dönemin düşünüş ve yaratım dinamiklerini sarsmakla kalmadı, günümüzde bile kendisine takipçiler bulabilen belirleyici ve kapsayıcı bir etki yarattı. Schopenhauer'in düşünce dünyasını anahatlarıyla ortaya koyan bu kitap, Antik Yunan'dan yüzyıl dönümüne, müzikten edebiyata varan bütünlüklü bir dönem ve tür incelemesi olarak da öne çıkıyor.

Felsefe ve Sosyal Bilimler


Felsefe ile sosyal bilimler arasındaki ilişkinin tarihine baktığımızda, ortaya çıkış ve gelişimlerini adet olduğu üzere 1840'lı yıllardan itibaren başlattığımız sosyal bilimler, bu ortaya çıkış ve gelişimi, büyük ölçüde, filozof ve sosyal bilimci kimliklerini birlikte taşıyan ustaların, Comte, Marx, Dilthey, Max Weber gibi adların girişimine borçludurlar. Ne var ki, 20. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren sosyal bilimlerin büyük kısmında arkalarındaki felsefi mirastan kurtulma eğiliminin, redd-i miras arzusunun kuvvetlendiğini gözlüyoruz. Bu eğilim, bu arzu, 20. yüzyılın üçüncü çeyreğinin başına kadar, yarım yüzyıla yakın süre, felsefe ile sosyal bilimlerin birbirlerinden uzaklaşmalarına, hatta aralarının açılmasına neden olmuştur. Ben, bir felsefeci olarak, bu durumdan en büyük zararı bizzat sosyal bilimlerin görmüş olduğu kanısındayım. Son yirmi, otuz yıldır felsefe ve sosyal bilimler arasındaki ilişkinin yeniden ve olumlu bir ilişki olarak kurulduğunu söylemek, herhalde bir abartma olmaz. Bunun, ülkemiz bilim ve düşünce çevreleri, hele akademyası için özellikle önem taşıdığını düşünüyorum. Demin sözünü ettiğim yarım yüzyıllık dönem, (daha öncesi tabii ki varsa da) bizde sosyal bilimlerin Batı'dan alınıp öğrenildiği dönemdir de. Ve bu dönem, felsefe ile sosyal bilimlerin aralarının açık olduğu bir dönem olması ve yerleşik bir felsefe geleneğinin bulunmaması bir yana, hatta felsefenin ülkemizde henüz daha bir üniversiter disiplin haline bile yeni yeni gelmeye başlaması nedeniyle, sosyal bilimlerin (istisnalar dışında) ülkemizde büyük ölçüde felsefe ile etkileşime girmediği bir dönem olmuştur. Son yıllarda etkileşimsizliğin gitgide ;azaldığını, hatta bazı Batı ülkeleri için bile yeni sayılabilecek bir alan olarak "sosyal bilimler felsefesi"nin bile öğretim programlarına girmeye başladığını görmek kadar, yeni sosyal bilim alanları olarak bir "felsefe sosyolojisi"nden, "felsefe antropolojisi"nden söz edenlerin, bu konuda çalışanların ortaya çıkmaya başladığını görmek de sevindiricidir. Fakat bu etkileşim konusunda alınacak daha uzun mesafeler olduğu da açıktır. Sempozyumumuz bu mesafelerin kısalmasında mütevazi bir katkı sağladığı oranda, amacına ulaşmış olacaktır. -Prof. Dr. Doğan Özlem-

Şefkatin Gücü


Her biriniz büyük bir potansiyele sahip olduğunuzu ve kendinize güven ve biraz çabayla eğer isterseniz değişimin gerçekten mümkün olduğunu hissetmelisiniz.Eğer şimdiki yaşam şeklinizin hoş olmadığını ya da zor olduğunu hissediyorsanız, o zaman bu olumsuz şeylere bakmayın. Olumlu yönü, potansiyeli görün ve bir çaba gösterin.

Ruh Görme Üzerine


"... büyü, ikinci görüş, gerçeğin düşte görülmesi, ruh görme, her türden vizyonlar bir tek kökten çıkan akraba görüngülerdir. Bunlar özler arasındaki bağa ilişkin kesin, çürütülmez bir kanıt sunar. Söz konusu bağ. şeylerin doğadakinden büsbütün farklı düzenine dayanır..."

Durum Kuşatma-Sataşma-Eleştiri Üstüne Polemikler


Cehennem


OKUR ÖDÜLLERİ 2013 POLİSİYE/GERİLİM KATEGORİSİ BİRİNCİSİ

Dan Brown'ın sır gibi gizlenen kitabı 12 ülke ile aynı anda Türkiye'de de piyasaya çıktı. Hatta saat farkını göz önüne alırsak kitap dünyada ilk olarak Türkiye kitapçılarının raflarında yer aldı.

Dan Brown bu kitabı yazarken Dante'nin Cehennem'inden esinlendiğini söylemişti. Kitabı okurken de bu etkiyi görebiliyorsunuz; Dante'nin cehennemi sizi içine çekiyor!

Bugün Dünya Sağlık Örgütü'nün de açıkladığı üzere dünya nüfusu büyük bir hızla artmakta. Kitapta da bu nüfus artışının yaşantımızı nasıl olumsuz etkileyeceği anlatılıyor ve bu sorun bir cehennem olarak karşımıza çıkıyor. Peki, bu cehennemden nasıl kaçılır, bu sorunun cevabını arıyoruz bu kitapta.

Bu arayışta da Brown Dante'nin Cehennem'indeki iç içe geçmiş ve gittikçe daralan dokuz sarmal daireye ve orada acı çeken insanlara atıfta bulunuyor.Alışıldık Dan Brown kitapları gibi bu kitapta da yine sırlar, gizem, şifreler ve tabii sanat tarihi var. Ama Türkiye'deki okuyucular için bu sefer büyük bir fark mevcut. Çünkü cehennemin kapıları aslında İstanbul'a açılıyor! Hikâye Floransa'da başlasa da merkezde İstanbul var! Ve İstanbul'da da öne çıkarılan yerler Yerebatan Sarayı ile Ayasofya!

Kahramanımız ise yine Robert Langdon. Harvard Üniversitesi Simgebilim Profesörü Robert Langdon başından vurulmuş bir halde evinden binlerce kilometre uzakta, Floransa'da bir hastane odasında gözlerini açtığında ne buraya nasıl geldiğini ne de nasıl vurulduğunu hatırlamaktadır. Yaşadığı korkunç baş ağrısına eşlik eden tek şey; sürekli kâbuslarında gördüğü kan kırmızısı bir nehrin karşı kıyısından kendisine "Ara, bulacaksın!" diye seslenen gümüş saçlı güzel bir kadın ve onu çevreleyen, toprağa baş aşağı gömülü can çekişen bedenlerdir.Langdon gördüğü kâbusları anlamlandırmaya çalışırken kadın bir suikastçı tarafından takip edildiğini, kendisine tedavi uygulayan doktorlardan biri gözlerinin önünde vurulunca anlar. Hastanede görevli diğer doktorlardan biri olan Sienna Brooks'un o ölüm kalım anında yardım etmesiyle hayatta kalır ve neler olduğunu ilk olarak onun ağzından duyma fırsatına kavuşur.Sienna'nın evinde kendine bir yol çizmeye ve olan biteni anlamaya çalışırken, genç doktorun, üzerinden çıktığını söylediği bir projektör, Langdon'ın çözmesi gereken sırlar ve şifreler dünyasının kapısını aralar. Projektörden duvara yansıyan, Botticelli'nin ünlü La Mappa del'Inferno adlı eserinin bir görüntüsüdür; ama bir fark vardır. Buradaki cehennem tasvirinde bir mesaj gizlidir.Langdon bir yandan mesajı çözmek, bir yandan da müşterilerinin amaçlarına ulaşabilmeleri için varlıkları, personeli, tecrübesi ve yaratıcılığı her zaman sınırsız bir hizmet sunan gizemli örgüt Konsorsiyum'um peşine taktığı suikastçılardan kurtulmak zorundadır. Bu örgüt ister borsayı yükseltmek, ister bir savaşı meşrulaştırmak, ister bir seçimi kazanmak veya bir teröriste tuzak kurmak olsun, dünyanın siyasal güçleri için sahte bilgi komploları düzenleyen, akla hayale gelmedik senaryolarla kurulu dünya düzenini korumaya çalışan gizemli bir örgüttür ve şimdi de Langdon'ın peşindedir. Simgebilim profesörü hem Konsorsiyum'la baş etmeye hem de şifreleri adım adım çözdükçe Floransa sokaklarında farklı pek çok mekâna giderek ipuçlarını puzzle'ın parçaları gibi yerli yerine koymaya çalışır. Sonunda Langdon Floransa'nın en eşsiz şaheserlerinden biri olan Vecchio Sarayı'nda muhafaza edilen bir ortaçağ veba maskesine, Dante'ye ait olan ölüm maskesine ulaşır ama ne yazık ki maske çalınmıştır ve çalanların bunu hangi amaca hizmet ederek yaptıklarını anlamak için Profesör Langdon bu aşamayı çözmek zorundadır. Fakat Langdon eldeki çok az ipucundan hareketle mantıklı bir sonuca ulaşamasa da eğer maskeyi ele geçirebilirlerse sırrı da çözebileceklerine inanmaktadır. Ve bundan sonra da amansız bir kovalamaca başlar. Artık, ipuçları Dante'nin Cehennem'inin içinde saklı olan bir bilmecenin etrafında şekillenen korkunç bir senaryonun içindedir ve hem peşindekilerden kurtulmak hem de kendisine umut bağlayan bilim dünyasının ümitlerini boşa çıkarmamak zorundadır.Ve Floransa'nın tarih kokan dar sokaklarından Venedik'in muazzam bazilikalarına uzanan bu semboller zinciri Langdon'ı tarihi sonsuza dek değiştirebilecek olan bir mekâna sürükler. Burası üç imparatorluğun merkezi olmuş, insanlık tarihi kadar eski, dünyanın incisi İstanbul'dur. Ve bu şehirde ya tarih baştan sona yeniden yazılacak ya da bunu yazacak hiç kimse kalmayacaktır...24 saat içinde geçen Robert Langdon'ın bu soluksuz macerası bu sefer Dan Brown okuyucularını daha bir saracağa ve nefessiz bırakacağa benziyor!

KİTABIN İLK BÖLÜMÜNDEN:
Teşekkür

Her zamanki gibi öncelikle, editörüm ve yakın arkadaşım Jason Kaufman’a, kendini işine adayışı ve yeteneği, ama en çok da güler yüzlü yaklaşımı için teşekkür ederim.Olağanüstü eşim Blythe’a, romanın yazım sürecinde göster­diği sevgi, sabır ve ayrıca ön editör olarak olağanüstü önsezileri ve samimiyeti için teşekkür ederim.
Yorulmak nedir bilmeyen ajanım ve güvenilir dostum Heide Lange’ye, birçok ülkede tahmin edemeyeceğim kadar çok konuda ustalıkla yürüttüğü görüşmeler için teşekkür ederim. Yeteneği ve enerjisi için sonsuza dek minnettarım.
Doubleday’deki tüm ekibe coşkuları, yaratıcılıkları ve tüm kitaplarım için gösterdikleri çabalar için teşekkür ederim. Suzanne Herz’e (bu kadar çok şapka giydiği ve onları böylesine iyi taşıdığı için), Bili Thomas’a, Michael Windsor,a/ Judy Jacoby’ye, Joe Gallagher’a, Bob Bloom’a, Nora Reichard’a, Beth Meistor’a, Maria Carella’ya ve sonsuz desteği için Sonny Mehta’ya, Tony Chirico’ya, Kathy Trager’a, Anne Messitte’ye ve Markus Dohle’ye teşekkür ederim. Ayrıca, Random House satış bölümündeki muhteşem insanlara teşekkür ederim.
Bilge danışmanım Michael Rudell’e küçük veya büyük her konudaki önsezileri ve dostluğu için teşekkür ederim.
Yeri doldurulamaz asistanım Susan Morehouse’a zarafeti ve enerjisi için teşekkür ederim. O olmasaydı her şey kaosa dönü­şürdü.
Transworld’deki tüm dostlarıma, özellikle de yaratıcılığı, desteği ve neşesi için Bili Scott-Kerr’e, liderliği için Gail Rebuck’a teşekkür ederim.
İtalyan yayıncım Mondadori’ye, özellikle Ricky Cavallero, Piera Cusani, Giovanni Dutto, Antonio Franchini ve Claudia Scheu’ya teşekkür ederim. Türk yayıncım Altın Kitaplar’a, özellikle Oya Alpar, Erden Heper ve Batu Bozkurt’a bu kitapta geçen yerlerle ilgili sağladıkları özel hizmetlerden ötürü teşekkür ederim.
Dünyanın dört bir tarafındaki yayıncılarıma tutkuları, yo­ğun çalışmaları ve bağlılıkları için teşekkür ederim.
Bizimle Floransa’da bu kadar çok zaman geçirdiği ve şeh­rin sanatına, mimarisine hayat getirdiği için Dr. Marta Alvarez Gonzâlez’e teşekkür ederim.
İtalya gezimizi zenginleştirmek adına tüm yaptıkları için eşsiz Maurizio Pimponi’ye teşekkür ederim.
Floransa ve Venedik’te bana zaman ayırarak uzmanlıklarını paylaşan tüm tarihçilere, rehberlere ve uzmanlara; Biblioteca Medicea Laurenziana’dan Giovanna Rao ve Eugenia Antonucci’ye, Palazzo Vecchio’dan Serana Pini ve personeline, Uffizi Gale- risi’nden Giovanna Giusti’ye, vaftizhane ve II Duomo’dan Barba­ra Fedeli’ye, San Marco Bazilikasından Ettore Vito ve Massimo Bisson’a, Dükalar Sarayı’ndan Giorgio Tagliaferro’ya, tüm Vene­dik için Isabella di Lenardo, Elizabeth Carroll Consavari ve Elena Svalduz’a, Biblioteca Nazionale Marciana’dan Annalisa Bruni ve personeline, ayrıca yukarıdaki listeye eklemeyi unuttuğum birçok kişiye en içten teşekkürlerimi sunarım.
Sanford J. Greenburger Associates’tan Rachael Dillon Fried ve Stephanie Delman’a burada ve yurtdışında yaptıkları her şey için teşekkür ederim.
İstisnai beyinler Dr. George Abraham, Dr. John Treanor ve Dr. Bob Helm’e bilimsel uzman görüşleri için teşekkür ederim.
Yazım sürecinde fikirlerini sunan ilk okuyucularım; Greg Brown, Dick ve Connie Brown/ Rebecca Kaufman, Jerry ve Olivia Kaufman ve John Chaffee’ye teşekkür ederim.
Web dâhisi Alex Cannon’a, Sanborn Media Factory’deki ekip­le birlikte internet dünyasında harıl harıl çalıştığı için teşekkür ederim.
Bu kitabın son bölümlerini yazarken bana Green Gables’ta sessiz bir sığınak sağladıkları için Judd ve Kathy Gregg’e teşek­kür ederim.
Mükemmel internet kaynakları Princeton Dante Project e, Columbia Üniversitesi Digital Dante’ye ve World of Dante ye teşekkür ederim.

***

Cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.

***

GERÇEKLER

Bu romanda bahsi geçen tüm sanat ve edebiyat eserleri ile bilim ve tarih gerçektir.
“Konsorsiyum” yedi farklı ülkede şubeleri bulu­nan özel bir kuruluştur. Güvenlik ve mahremiyetini korumak için ismi değiştirilmiştir.
Cehennem, Dante Alighieri’nin epik şiiri İlahi Komedya’da betimlenen yeraltı dünyasıdır. Eserde cehennem, “Gölge” denilen varlıkların, yani yaşamla ölüm arasın­daki bedensiz vücutların bulunduğu, çok ayrıntılı bir dünya olarak tasvir edilir.

Önsöz

Ben Gölgeyim.
Acılar kentinden kaçarım.
Sonsuz kederin içinden uçarım.
Arno Nehri kıyısında nefes nefese sürünüyorum… Via dei Castellani’ye doğru sola dönüyor, kuzeye yöneliyor, Uffizi’nin gölgelerinde koşturuyorum.
Hâlâ peşimden geliyorlar.
Şimdi, tükenmez bir kararlılıkla avlanırken ayak sesleri daha da yükseliyor.
Yıllarca peşimi bırakmadılar. Onların bu ısrarcılığı, yeral­tında kalmama… tarafta yaşamama… khthonik bir canavar gibi toprağın altında çabalamama sebep oldu.
Ben Gölge’yim.
Burada, yerin üstünde, gözlerimi kuzeye dikiyor ama doğru­ca kurtuluşa giden yolu bulamıyorum… Çünkü Apennin Dağlan, şafağın ilk ışıklarını karartıyor.
Mazgal siperli kulesi ve tek kollu bir saati bulunan meydanı geçiyorum. Sabahın erken saatlerinde, nefesleri lampredotto(Büyükbaş hayvanların işkembesinden yapılan bir İtalyan yemeği) ve fırınlanmış zeytin kokan sokak satıcılarının arasından Piazza di San Firenze’ye kıvrılıyorum. Bargello’ya gelmeden karşıya geçerek Badia Kulesi’ne doğru batıya yöneliyor ve merdivenlerin dibindeki demir kapıyla karşılaşıyorum.
Burada tüm tereddütler geride bıraktırılmalı.
Kapı kolunu çeviriyor ve dönüşü olmadığını bildiğim pasaja adımımı atıyorum. Kurşun gibi ağır bacaklarımı dar merdi­venlerden yukarı çıkmaya zorluyorum… Yıpranmış, çukurlu, yumuşak mermer basamaklardan yukarı, gökyüzüne doğru dönerek çıkıyorum.
Sesler aşağıdan yankılanıyor. Arıyorlar.
Durup dinlenmeden peşimdeler, yaklaşıyorlar.
Neyin yaklaştığını da… onlara ne yaptığımı da anlamıyorlar!
Nankör dünya!
Ben tırmanırken görüntüler belirginleşiyor… Şehvetli be­denler kızgın yağmurda kıvranıyor, açgözlü ruhlar dışkı içinde yüzüyor, hainler şeytanın buzlu ellerinde donuyor.
Son basamakları sendeleyerek çıkıp yukarıya vardığımda, sabahın nemli havasında neredeyse öleceğim. Başımın hizasın­daki duvara doğru koşuyor, aralıklardan dışarı bakıyorum. Çok aşağılarda, beni sürgün edenlerden yaptığım kendi mabedim, o kutsanmış şehir var.
Ardımdan yaklaşan sesler bağırıyor. “Senin yaptığın delilik!”
Delilik deliliği körükler.
“Tanrı aşkına,” diye sesleniyorlar. “Nereye sakladığını bize söyle!”
Ben de tam olarak Tanrı aşkına, söylemeyeceğim.
Şimdi, sırtımı soğuk taşa vermiş, köşeye sıkıştırılmış öyle­ce duruyorum. Bakışlarını yeşil gözlerime dikmişler; ifadeleri sertleşiyor, artık aldatıcı değil tehdit ediciler. “Biliyorsun, kendi yöntemlerimiz var. Yerini söylemen için seni zorlayabiliriz.”
Ben de bu yüzden, cennete giden yolu yarıya kadar tırmandım.
Sonra bir anda arkamı dönüp uzanıyor, yüksek çıkıntıya parmaklarımla tutunuyor, kendimi yukarı çekiyor, dizlerime dayanıyor ve ayağa kalkıyorum… Uçurumun başında dengesizce duruyorum. Boşlukta rehberim ol sevgili Vergilius.
Ayaklarımdan yakalamak için şaşkınlık içinde ileri atılıyorlar ancak dengemi bozup beni düşürmekten de korkuyorlar. Şimdi çaresizlik içinde yalvarıyorlar ama arkamı döndüm. Yapmam ge­rekeni biliyorum.
Aşağılarda, baş döndürecek kadar aşağılardaki kırmızı tuğla çatılar bir alev denizi gibi yayılmış. Bir zamanlar devlerin gür­lediği toprakları aydınlatıyor… Giotto, Donatello, Brunelleschi, Michelangelo, Botticelli.
Ayak parmaklarımı iyice kenara getiriyorum.
“İn aşağı!” diye bağırıyorlar. “Henüz çok geç değil!”
Sizi cahiller! Geleceği görmüyor musunuz? Yaratımın ihtişamını anlamıyor musunuz? Peki ya gerekliliğini?
Bu son fedakârlığı severek yapacağım… ve aradığınız şeyi bulma ümidinizi yok edeceğim.
Asla zamanında bulamayacaksınız.
Parke taşlı meydan, onlarca metre aşağıdaki sessiz bir vaha gibi beni çağırıyor. Daha fazla zamana nasıl da ihtiyacım var… ama zaman, geniş servetimin bile satın alamayacağı bir şey.
Bu son saniyelerde meydana bakıyor ve beni şaşırtan bir manzarayla karşılaşıyorum.
Yüzünü görüyorum.
Bana karanlığın içinden bakıyorsun. Gözlerin kederli ama başardığım şey sebebiyle bakışlarında bir saygı seziyorum. Başka seçeneğim olmadığını anlıyorsun. İnsanlık aşkına, başyapıtımı korumalıyım.
Şimdi bile büyüyor… bekliyor… yıldızları yansıtmayan lagünün kan kırmızı sularının altında kaynıyor.
Gözlerimi seninkilerden ayırıyor ve ufku seyre dalıyorum. Bu ağır yüklü dünyanın üstünde son kez yakarıyorum.
Sevgili Tanrım, dünyanın beni günahkâr bir canavar olarak değil, bir kurtarıcı olarak hatırlaması için dua ediyorum. Öyle olduğumu biliyorsun. Ardımda bıraktığım hediyeyi insanlığın anlaması için dua ediyorum.

Hediyem, gelecektir.
Hediyem, kurtuluştur.
Hediyem, cehennemdir.

Bundan sonra fısıltıyla âmin diyerek… boşluğa son adımımı atıyorum.

1. Bölüm
Hatıralar… dipsiz bir kuyunun karanlığından yüzeye çıkan kabarcıklar gibi yavaşça canlandı.
Peçeli bir kadın.
Robert Langdon kan kırmızısı suların köpürerek aktığı bir nehrin karşı kıyısından ona baktı. Kadın, kıyının uzak bir yerinde, örtüsünün altına gizlenmiş yüzü ve vakur tavrıyla karşı­sında kıpırdamadan duruyordu. Elinde, ayağının dibindeki ceset denizinin onuruna kaldırdığı, mavi bir tainia bezi tutuyordu. Her yerde ölüm kokusu vardı.
Kadın, “Ara,” diye fısıldadı. “Bulacaksın” Langdon, kadın sanki bu sözleri kafasının içinde söylüyor­muş gibi duydu. “Kimsin sen?” diye bağırdı ama sesi çıkmadı.
Kadın, “Zaman daralıyor” diye fısıldadı. “Ara ve bul.”
Langdon nehre doğru bir adım attı ama suyun, dibi görün­meyecek kadar derin ve kan kırmızısı olduğunu gördü. Bakışla­rını yeniden kadına çevirdiğinde, ayaklarının altındaki cesetlerin iki katına çıkmış olduğunu fark etti. Şimdi yüzlercesi vardı, belki de binlercesi…
Bazıları hâlâ hayattaydı; acıyla kıvranıyor, akla gel­meyecek ecellerle ölüyorlardı… Ateşlerde yanıyor, dışkının içine gömülüyor, birbirlerini yiyorlardı. Langdon karşı kıyıdan gelen acı dolu feryatları duyabiliyordu.
Kadın sanki yardım ister gibi, narin ellerini uzatarak ona doğru yaklaştı.
Langdon, “Kimsin sen?!” diye bağırdı.
Kadın, bunun karşılığında uzanıp yavaşça peçesini kaldırdı. Çarpıcı derecede güzel olmasına rağmen, Langdon’ın tahmin ettiğinden daha yaşlıydı; altmışlarında olabilirdi, tıpkı zamansız bir heykel gibi vakur ve güçlüydü. Sert bir çene yapısı, anlamlı gözleri, omuzlarına bukleler halinde dökülen uzun, gümüş grisi saçları vardı. Boynunda lacivert renkli bir nazarlık taşıyordu: sütuna sarılmış tek bir yılan.
Langdon, kadını tanıdığını hissetti. Ona güvendiğini. Ama nasıl? Neden?
Şimdi kadın, yerden tepetakla çıkarak, kıvranan bir çift bacağı işaret ediyordu. Beline kadar baş aşağı gömüldüğü anla­şılan zavallı bir ruha ait olmalıydı. Adamın solgun uyluğunda çamurla yazılmış tek bir harf vardı: R.R mi, diye düşündü, emin olamıyordu. Robert’taki gibi mi? “Bu… ben miyim?”
Kadının yüzünden hiçbir şey anlaşılmıyordu. ‘Ara ve bul,” diye yineledi.
Kadın birdenbire beyaz bir ışık yaymaya başladı… gittikçe parlaklaşıyordu. Tüm vücudu sarsılarak titreşti ve sonra şiddetli bir patlamayla binlerce ışık parçasına ayrıldı.
Langdon haykırarak uyandı.
Oda aydınlıktı. Yalnızdı. Havada keskin bir ilaç kokusu var­dı ve bir yerlerdeki makine, kalbinin ritmiyle bipliyordu. Lang­don sağ kolunu hareket ettirmeye çalıştı ama derin bir sancı ona engel oldu. Bakışlarını indirdiğinde, koluna serum bağlandığını fark etti.
Nabzı hızlanınca makineler de daha hızlı biplemeye başladı.
Neredeyim? Ne oldu?
Başının arkası korkunç bir ağrıyla zonkluyordu. Baş ağrısı­nın kaynağını bulmak için dikkatlice uzanıp tepesine dokundu. Keçeleşmiş saçlarının dibinde, kurumuş kanla kaplı yaklaşık bir düzine dikiş, kabarıklar halinde eline geldi.
Geçirdiği kazayı hatırlamak için gözlerini kapattı.
Hiçbir şey. Tam bir hiçlik.
Düşün.
Sadece karanlık.
Langdon’m hızlanan kalp monitörünün harekete geçirdiği doktor üniformalı bir adam telaşla içeri girdi. Gür bir sakalı, pos­bıyığı ve kaim kaşlarının altında, derin ve şefkatli bakan gözleri vardı.
Langdon, “Ne oldu?” diyebildi. “Kaza mı geçirdim?”
Sakallı adam parmağını dudağına götürdü ve aceleyle dışarı çıkıp koridordan birine seslendi.
Langdon başını çevirdi ama bu hareketi tüm kafatasıma yayılan bir ağrıyı tetikledi. Derin nefesler alarak ağrının geçme­sini bekledi. Sonra çok yavaş ve sistemli bir şekilde içinde bulun­duğu steril ortamı inceledi.
Hastane odasında tek yatak vardı. Çiçek yoktu. Kart yoktu. Eşyaları şeffaf bir plastik torba içinde, yanındaki tezgâhın üstüne konmuştu. Her yerinde kan vardı.
Tanrım. Çok kötüydü herhalde.
Daha sonra başını yavaşça yatağının yan tarafındaki pence­reye çevirdi. Dışarısı karanlıktı. Geceydi. Camda tek görebildiği kendi yansımasıydı: kül rengi bir yabancı, solgun ve yorgun, tüplere ve kablolara bağlanmış, tıbbi cihazlarla çevrelenmiş.
Koridordaki ses yaklaşınca bakışlarını odaya çevirdi. Doktor, yanında bir kadınla dönmüştü.
Kadın, otuzlu yaşlarının başındaydı. Üzerinde mavi doktor üniforması vardı, sarı saçlarını yürürken arkasında sallanan bir atkuyruğu şeklinde toplamıştı.
İçeri girerken Langdon’a gülümseyerek, “Ben Dr. Sienna Brooks,” dedi. “Bu gece Dr. Marconi’yle birlikte çalışıyorum.”
Langdon hafifçe başını evet anlamında salladı.
Uzun boylu ve çevik bir kadın olan Dr. Brooks, bir atlet gibi kendinden emin adımlarla yürüyordu. Üzerindeki biçimsiz üniforma ince bedeninin zarafetini saklayamıyordu. Langdon’ın görebildiği kadarıyla yüzünde makyaj olmamasına rağmen cildi, dudağının üstündeki minik ben dışında pürüzsüzdü. Açık kah­verengi gözleri, kendi yaşındaki birinin nadiren karşılaşabileceği derin bir tecrübe edinmiş gibi, alışılmışın dışında etkileyiciydi.
Yanma otururken, “Dr. Marconi İngilizceyi pek konuşamaz,” dedi. “Kabul formunuzu benim doldurmamı istedi.” Yeniden gülümsedi.
Langdon hırıltüı bir sesle, “Teşekkürler,” dedi.
Dr. Brooks bir işkadını edasıyla, “Pekâlâ,” dedi. “İsminiz nedir?”
Biraz düşündü. “Robert… Langdon.”
Dr. Brooks, Langdon’m gözüne ışıklı kalemini tuttu. “Mesle­ğiniz?”
Langdon bu bilgiyi daha yavaş hatırladı. “Öğretim üyesi.
Sanat tarihi… ve simgebilim. Harvard Üniversitesi.”
Dr. Brooks şaşkınlıkla bakarken ışığı indirdi. Kalın kaşlı doktor da onun kadar şaşkın görünüyordu.
“Siz… Amerikalı mısınız?”
Langdon, Dr. Brooks’a anlam veremeyen gözlerle baktı.
“Sadece…” Brooks tereddüt etti. “Bu akşam geldiğinizde üs­tünüzde kimlik yoktu. Harris tüvit ceket ve Somerset mokasenler giyiyordunuz, bu yüzden İngiliz olduğunuzu düşündük.”
Langdon bir kez daha, “Amerikalıyım,” diyerek durumunu açıklamaya çalıştı. Kıyafet seçimine yorum getiremeyecek kadar yorgundu.
“Ağrınız var mı?”
Langdon, “Başım,” diyerek cevap verdi. Işıklı kalem, zonkla­yan başının ağrısını daha da artırmıştı. Neyse ki doktor onu artık cebine atmış, Langdon’ın bileğinden nabzını ölçüyordu.
Dr. Brooks, “Haykırarak uyandınız,” dedi. “Sebebini hatırlı­yor musunuz?”
Langdon yeniden, etrafı kıvranan vücutlarla çevrilmiş peçeli kadının tuhaf görüntüsünü hatırladı. Ara, bulacaksın. “Kâbus görüyordum.”
“Neyle ilgili?”
Langdon gördüklerini anlattı.
Defterine not alırken Dr. Brooks’un ifadesi hiç değişmedi. “Böyle korkutucu rüyalara neyin sebep olabileceği hakkında bir fikriniz var mı?”
Langdon hafızasını yoklayıp başımı iki yana sallayınca, bu hareketinin karşılığı yine zonklama oldu.
Genç doktor yazmaya devam ederken, “Pekâlâ Bay Lang­don,” dedi. “Size birkaç rutin sorum olacak. Hangi gündeyiz?”
Langdon biraz düşündü. “Cumartesi. Günün erken saatlerin­de kampusta yürüdüğümü hatırlıyorum… Akşamüstü derslerine gidiyordum, sonra… son hatırladığım şey bu. Düştüm mü?”
“O konuya geleceğiz. Nerede olduğunuzu biliyor musunuz?”
Langdon bir tahmin yürüttü. “Massachusetts Hastanesi mi?”
Dr. Brooks başka bir not aldı. “Aramamızı istediğiniz biri var mı? Eşiniz? Çocuklarınız?”
Langdon alışkın olduğu üzere, “Kimse yok,” diye cevap verdi. Seçmiş olduğu bekâr hayatının ona sağladığı yalnızlık ve özgürlüğün keyfi tartışma götürmezdi ama itiraf etmeliydi ki, içinde bulunduğu durumda, yanında tanıdık bir yüzün olmasını tercih ederdi. “Arayabileceğim bazı iş arkadaşlarım var ama iyi­yim.”
Genç doktor not almayı bitirdikten sonra daha yaşlı olan Dr. Marconi yaklaştı. Kalın kaşlarını düzelterek cebinden küçük bir ses kayıt cihazı çıkarıp Dr. Brooks’a gösterdi. O da başını, anladı­ğını belli eder şekilde sallayıp yeniden hastasına döndü.
“Bay Langdon bu akşam geldiğinizde üst üste aynı şeyi mırıldandınız.” Dijital kayıt cihazının düğmesine basan Dr. Marconi’ye bir göz attı.
Kayıt çalmaya başladığında Langdon, aynı sözleri tekrarla­yan kendi hırıltılı sesini duydu. “Ve… sorry. Ve… sorry.”
Genç kadın, “Bana sanki ‘Very sorry. Very sorry’ diyormuşsunuz gibi geldi,” dedi.
Langdon da onunla aynı fikirdeydi ama hiçbir şey hatırla­mıyordu.
Dr. Brooks gözlerini, huzurunu kaçıracak şekilde Langdon’a dikti. “Bunu neden söylediğinize dair bir fikriniz var mı? Bir şeye mi üzülüyorsunuz?”
Langdon zihninin karanlık köşelerini yoklarken yeniden pe­çeli kadını gördü. Etrafı cesetlerle çevrili kan kırmızısı bir nehrin kıyısında duruyordu. Ölüm kokusu geri gelmişti.
Langdon birden içgüdüsel bir tehlike sezinledi… Sadece ken­disi için değil, herkes için. Kalp monitörünün biplemesi hızlandı. Kasları gerildi ve yatağında doğrulmaya çalıştı.
Hemen Langdon’ın göğsüne elini koyan Dr. Brooks, onu yerine yatırdı. Yanındaki tezgâha doğru yürüyüp bir şeyler ha­zırlayan sakallı doktora şöyle bir baktı.
Dr. Brooks, Langdon’ın üzerine eğilerek fısıldadı. “Bay Lang­don, beyin sarsıntısı geçirenlerde endişe sık rastlanan bir durum­dur ama nabzınızın hızlanmaması gerekiyor. Hareket etmeyin. Heyecanlanmayın. Yatıp istirahat edin. İyileşeceksiniz. Hafızanız zamanla tazelenecek.”
Geri gelen sakallı doktor, elindeki şırıngayı Dr. Brooks’a uzat­tı. O da Langdon’m serumuna enjekte etti.
“Sizi yatıştıracak hafif bir sakinleştirici,” diyerek açıkladı. “Ağrınıza da iyi gelecek.” Gitmek üzere ayağa kalktı. “İyileşe­ceksiniz Bay Langdon. Siz uyuyun. Bir şeye ihtiyacınız olursa yatağınızın yanındaki düğmeye basın.”
Işığı kapatıp sakallı doktorla birlikte dışarı çıktı.
Karanlıkta yatan Langdon, ilacın sistemine hemen yayılarak vücudunu, içinden çıktığı o derin kuyuya sürüklediğini hissetti. Gözlerini odanın karanlığında açık tutarak bu hisle mücadele etti. Doğrulmaya çalıştı ama bedeni adeta taş kesmişti.
Dalmadan önce kendini pencereye bakarken buldu. Işıklar kapalıydı ve karanlık camdaki kendi görüntüsü yavaş yavaş yok olurken yerini uzaktaki ışıklı şehir manzarasına bırakıyordu.
Şimdi Langdon’ın görüş alanında, kuleler ve kubbelerin ara­sında görkemli cephesi olan tek bir yapı görünüyordu. Bu muaz­zam taş kalenin yukarı doğru yükselip dışa doğru çıkıntı yapan doksan metrelik kulesinin mazgallı siperleri göze çarpıyordu.
Başı ağrıdan patlayacakmış gibi olan Langdon yatağında doğruldu. Zonklamayla mücadele ederken bakışlarını kuleye çevirdi.
Bu ortaçağ yapısını iyi tanıyordu.
Dünyada bir eşi yoktu.
Ne yazık ki, aynı zamanda Massachusetts’ten altı bin beş yüz kilometre uzaktaydı.
Langdon’ın penceresinin dışında, Via Torregalli’nin gölgeleri arasına saklanmış güçlü yapılı bir kadın, BMW motosikletinden çevik hareketlerle indi ve avının peşindeki bir panter gibi ilerledi. Delici bakışları ve kirpi gibi saçları vardı. Üzerine giydiği siyah deri motosiklet ceketinin yakasım yukarı kaldırmıştı. Susturu­culu silahını kontrol etti ve başını kaldırıp Robert Langdon’ın ışıklarının kapandığı pencereye baktı.
Akşamın erken saatlerindeki görevi inanılmaz derecede ters gitmişti.
Tek bir kumrunun ötüşüyle her şey değişti.
Şimdiyse bu işi düzeltmeye gelmişti.

2. Bölüm
Floransa’da mıyım?
Robert Langdon’ın başı zonkluyordu. Hastanedeki yatağında dikilmiş sürekli çağrı butonuna basarken, vücut sistemi­ne yayılmış sakinleştiricilere rağmen kalbi hızla çarpıyordu.
Dr. Brooks atkuyruğu şeklindeki saçlarını sallayarak telaşla içeri girdi. “İyi misiniz?”
Langdon sersemlemiş bir ifadeyle başımı iki yana salladı.
“Ben… İtalya’da mıyım?”
Dr. Brooks, “Çok iyi,” dedi. “Hatırlıyorsunuz.”
“Hayır!” Langdon pencereden görünen uzaktaki büyük bi­nayı işaret etti. “Palazzo Vecchio’yu tanıdım.”
Dr. Brooks ışıkları yakınca Floransa manzarası bir anda kayboldu. Langdon’m yatağının yanına gelip sakin bir sesle ko­nuşmaya başladı. “Bay Langdon endişelenmenize gerek yok. Kü­çük çaplı bir hafıza kaybı yaşıyorsunuz, ama Dr. Marconi beyin fonksiyonlarınızın normal olduğunu söyledi.”
Çağrı butonunu duyan sakallı doktor da aceleyle içeri girmiş­ti. Dr. Brooks hızlı ve akıcı bir İtalyancayla bir yandan Langdon’m İtalya’da olduğunu öğrenince ne kadar agitato olduğundan bahse­diyor, bir yandan da kalp monitörünü kontrol ediyordu.
Langdon öfke içinde, heyecanlanmak mı, diye düşündü. Daha çok, şok oldum! Salgılamakta olduğu adrenalin, bedenine yayılmış…

Levinas Sözlüğü


Bir filozofun layıkıyla anlaşılması bakımından doğrudan onun kendi eserlerine yönelmek gerektiği açıktır; bununla birlikte her filozof salt kendi eserlerine başvuruyla da kolayca anlaşılabilir değildir. Bir filozofu kendi dilinden okumak, hem felsefe tarihine mal olmuş kavramları kendi hesabına nasıl kullandığını görmek hem de kendi diline ve felsefi kavramsallaştırmaya getirdiği yenilik ve özgünlüğü tartabilmek açısından son derece önemlidir. Ancak her filozofu kendi dilinden okuyabilme şansına çok az insan sahiptir.Öte yandan Lévinas'ın da aralarında bulunduğu, neredeyse özel bir terminoloji yaratmış bazı filozofları -Örneğin Hegel, Heidegger, Derrida, Lacan vs.- kendi dillerinden okumamak, bu düşünürlerin kavramsal ve düşünsel zenginliklerinden tatminkâr biçimde beslenmeye ve felsefelerini layıkıyla anlamaya maalesef azımsanmayacak bir engel teşkil etmektedir.Levinas Sözlüğü, bir filozofun ancak kendine has kavram dağarından hareketle anlaşılabilir olduğu ilkesini temel alarak Lévinas'ın başlıca felsefi kavramlarını sunmaktadır.

Marx'ın Simiti


Metafizik yönelimlerle değil de, toplumsal düşünce temelinde Kur'an'daki sembollerin sınırlı bir çözümlenmesine adanmış bu kitabın temel meselesi, çağımız düşünce dünyası içerisinde aşılmaz bir düşmanlık ifade eden Marksizm ve liberalizmin, Kur'ani bakış temelinde birbirini tamamlayan bir biçim altına alınması gerekliliğini savunmaktır. Gerek özgürlüğü, özüne zarar vermeden, eşitlik idealine entegre etmek; yani "Marx vs Smith" çatallaşmasını "Marx'ın Smith'i" imgesine dönüştürebilmek; gerekse de bu çaba yoluyla Marx'ın bugün için bize sunabileceği nisbi iktisadi adalet için uğraşmak, yani Marx'ın simidini pişirmeye ve dağıtmaya çalışmak, 'yoksulu doyurmak' ve 'tüm boyundurukları kaldırmak' gibi amaçlarla farz kılınmış cihadın bugün için en vazgeçilmez uğraş alanlarındandır. Ki, Müslümanlıktan azade olarak 'şimdi ve burası' için konuşursak, belki kapitalizmin bugünkü krizinde tam da Marx'ın bize sunduğu bir can simidine ihtiyacımız vardır.

Zaman-Olayörgüsü-Üçlü Mimesis Zaman ve Anlatı: Bir


Ölümü Düşünmek


Gözlere sahip olmak, görmek demektir ama aynı zamanda sadece görmek demektir. Görüşün bir erimi, kısıtlı bir alanı vardır. Ufkun ötesinde görünmeyen şeyler vardır. Sonuç olarak, göz sadece bir görme aracı değil aynı zamanda görmeye bir engeldir de... Ölüm için de aynı şey geçerli. Ölüm, sadece yaşamayı engellemekle, hayatı sınırlamakla ve günün birinde onu kısa kesmekle kalmaz, aynı zamanda insanın ölüm olmaksızın bir insan olamayacağını, büyük hayatlar yaratanın, onlara bu şevki, heyecan ve gücü verenin ölümün bu gizli varlığı olduğunu da anlarız. Bu durumda denilebilir ki ölmeyen, yaşamaz da. Ben yine de neysem/kimsem o olmayı tercih ederim, birkaç on yıla mahkum, ama nihayetinde yaşamış olmayı...Gizem ve sırrı birbirinden ayırmak gerekir. Ölümün bir gizemi var, ama bu gizemin özelliği, atom bombasının, felsefe taşının, Stradivarius kemanlarının vs. bir sırrının olması türünden bir sır olmamasıdır. İnsanlar bu tip sırlara pek tutkundurlar. Fakat kimse ölümün sırrına sahip değil. Bir sır yok. Bu bir sır değil ve işte ölüm bu bakımdan bir gizemdir. Yani bu masumiyet gizemi gibi apaçık, gün gibi ortada bir gizemdir. Saydamlık içinde, bizzat varoluş olgusu içinde var olan bir gizemdir. En gizemli olanın gecenin zifiri karanlığı, değil öğle vaktinin aydınlığı olduğu söylenir mesela, o vakitte her şey kendi apaçıklığı içinde sergilenir, bizzat şeylerin var olması olgusu örtüsünden soyunarak çıplak kalır. Orada oldukları gerçeği, sır düşüncesini uyandıran geceden daha gizemlidir. Bir sır keşfedilir, bir gizem kendini açığa vurur ama onu keşfetmek mümkün değildir.

Freud ve Öğretisi


Stefan Zweig... Dünyanın en karanlık, en vahşi bütün zamanları için barışı özlemiş ve aramış bir yazar. O ele aldığı konuyu büyük bir ustalıkla tarihsel,siyasal arka planıyla kaynaştırıp, bir bütün halinde okuran önüne koyar. Bu yüzden, onun kaleme aldığı biyografiler, bu türün bütün sınırlarını zorlayarak, neredeyse bambaşka ve yepyeni bir edebi esere dönüşürler. O ele aldığı kişiyle birlikte hem o kişinin oluştuğu tarihsel dönemi alabildiğine geniş bir şekilde yargılarken, aynı zamanda bu tarihten çıkacak bir geleceğe dair bakışı da verir. Elbette bu özelliği "Freud ve Öğretisi" için de geçerlidir.19. yüzyıl "ahlakını" tartışarak, bu ahlakın nasıl bir "zihni durum" yarattığını belirterek Freud''u bize verir. Böylece Freud''un bugün bile neen vazgeçilmez olduğunu sezmeye başlarız. Ama Zweig''ın bütün sorunu bu değildir tabii... Aynı zamanda yanılgıların insanı olarak da Freud''u bize verir. İşte bu noktaya geldiğimiz de Freud bir "imaj" olmaktan çıkar zihnimizde, somutlaşır, gerçeklik kazanır...

Sözün Gücü


"Başlangıçta Söz vardı; Söz Tanrı ile birlikteydi ve Söz Tanrı idi." Zaman "şimdi"dir ve şimdi sahip olduğumuz tek şey zamandır. Çağımızın en kıymetli mantrası "ayakta kalmak"tır.

Bu gezegendeki en yüksek, en etkili enerji, sözdür. Hiçbir şey sözün ötesinde olamaz, olmamıştır ve olmayacaktır. Bu nedenle sözün gücünü bilinçli bir şekilde idrak etmeliyiz. Sözün gücünü idrak ettiğimizde ve sözün ardında durması için tüm zihnimizi harekete geçirdiğimizde tüm dünyayı bizim için yaratabilecek olan sözü yaratırız.

Sözünün eri olamayan kişinin nasıl yaşaması gerektiğini anlaması ve mutluluğu tatması mümkün değildir. Çünkü başlangıçta söz Tanrı'ylaydı ve dünyayı söz yarattı. Söze hürmet ederseniz, bu dünyada hürmetle ağırlanırsınız.

Sözün Gücü insanlık için muazzam değerde bir hediyedir; onun sayesinde ilişkiler kurulur ya da yıkılır, bilgi aktarılır, bilinç değişime uğrar. Konuşurken sözlerinizin sesi ve ritmi bilinç düzeyinizi yansıtır. Aydınlığın sözlerini yüksek sesle yinelediğinizde kendi bilincinizi de aydınlatacaksınız; durmayın, yineleyin o sözleri.

Yogi Bhajan'ın Öğretileri öğretmek ve aydınlatmak için sözün gücünü nasıl kullanacağınızı gösteriyor. Onun Sevgi, Mutluluk, Tanrı, Zihin ve İlişki üzerine söylediklerini okuduğunuzda evrene bakışınız değişecektir. Söz hakkında söylediklerini okuduğunuzda iç dünyanızdaki dönüşümü hemen hissedeceksiniz.

Yeni Binyılın Değerleri


İçimizdeki yanılgı bulutlarını dağıtacak olan güçlü ses, yalnızca diğer insanlara karşı inancımız çok zayıfladığında ve yalnızca diğer insanların doğru olanı yapacaklarına güvenmekte isteksiz olduğumuzda doğar. İçinde yaşadığımız bu zorlu zamanlarla yüzleşmek ve tüm insanlara umut vermek yalnızca Dalai Lama gibi olağanüstü bir insanın sahip olabileceği bir cesareti gerektirmektedir. İnsanın temelde iyi olduğu yönündeki tartışma yüzyıllardır devam etmektedir. Oysa yaşamlarını şiddet ve namussuzluk ile geçiren insanların sayısı, yalnızca diğer insanların iyiliğini isteyen ve ne yazık ki bizim seslerini bir türlü duymadığımız insanların sayısından daha azdır. Dalai Lama'ya göre, varoluşumuz çağlar boyunca içimizdeki temel iyiliğe bağlı olmuştur ve çağlar boyunca da bu temel niteliğimize bağlı olacaktır. Dalai Lama bize, yalnızca dini dogmaların ve ceza dolu yasaların karşıtı olan sağduyuya ve mantığa dayanmakla kalmayan aynı zamanda amacı her birey için en yüce mutluluğu sunmak olan yeni binyılın ahlaki değerlerini sunmaktadır. Bizlere, insanoğlu olarak sandığımızdan daha iyi olduğumuzu ve sevgiyi ve şefkati geliştirmemizi sağlayacak bir toplumun ve yaşamın da başarılabilecek bir şey olduğunu kanıtlamakta. Eğer yeterli sayıda insan kendi temel "özgün saflıklarını" anlayabilirse o zaman tüm dünyada devrime yol açacak olan bir barışı elde etmek mümkün olacaktır.

Bhagavad Gita


Doğu bilgeliğinin en başta gelen kaynaklarından biri... Hintlilerin kutsal kitabı... Bir yaşam felsefesi... Bir şiir... Mahabharata destanının bir parçası... Savaş başlamak üzere... Savaş alanının ortasındaki bir atlı arabanın içinde, savaşmak istemeyen bir yiğit diz çökmüş, okunu yayını elinden bırakmış... Arabacısından Bhagavat-Gita'yı dinliyor... Uyanıyor, bilinçleniyor... Arabacı bilinç, atlar kamçılanan istekler, savaş yaşam, tekerlek zaman, araba beden, arabanın sahibiyse "ben"... Ya kendisini herşeyden ayrı gören bu "ben" kim? Bhagavad-Gita'nın adı bilinmeyen yazarı, Hint felsefelerini, inançlarını, uygulamalarını gözden geçiriyor, tartıyor ve bir senteze ulaştırıyor. Zaman ve sınır tanımayan görüşlerini açıklıyor ve yaşam savaşı içinde kendi kendini tanımanın öğretisi olan Karma Yoga'yı geliştiriyor. Eski çağlardan beri filozofları, bilgeleri, gizemcileri, gönül ve yol erlerini etkilemiş olan bir kitap Bhagavat- Gita.

Toplumbilim Dersleri


Emile Durkheim tarafından 1890-1900 yılları arasında Bordeaux'da verilip 1904 ve 1912 yıllarında Sorbonne'da yinelenen, ölümünden önce konferanslar biçiminde kaydedilen derslerin 1950'de yayımlanan metni olan Toplumbilim Dersleri; meslek, yurttaşlık ahlakı, devletin tanımı, devlet ile bireyin ilişkisi, yurt, devletin biçimleri, demokrasi, yurttaşların genel ödevleri, mülkiyet hukuku, sözleşme hukuku, sözleşme ahlakı başlıklarında on sekiz dersi içeriyor.1950'de yapılan ilk basımına İstanbul Hukuk Fakültesi Dekanı Hüseyin Nail Kubalı'nın yazdığı önsözün de yer aldığı yapıt, Türk toplumbiliminin gelişmesine çok önemli bir katkıdır.Önsözünde, "Böylesine önemli bir yapıtın yayınlanmasının bilimsel varlığımızın zenginleşmesine katkı" olduğunu söyleyen Kubalı şöyle diyor:"Büyük Fransız toplumbilimcinin ölümünden sonra ortaya çıkan bu yapıtının Türkiye'de yayınlanması hiç de bir rastlantı sonucu değildir. Denebilir ki, çok daha büyük olasılıkla bir tür kültürel belirleyiciliğin sonucudur. Çünkü Türkiye'de, özellikle Ziya Gökalp'ın çok tanınmış çalışmalarından beri anılmaya değer tek çalışma Durkheim'ın toplumbilimidir..."

Akademik Aklın Eleştirisi


Kırk yıllık araştırmalarının sentez ve değerlendirmesini gerçekleştirdiği Akademik Aklın Eleştirisi'nde Pierre Bourdieu sosyoloji teorisi, tarih bilgisi ve felsefi düşünceyi harmanlıyor. Bourdieu tartışmaya akademik aklın görmezden geldiği temel önkoşulla başlıyor: Batı dillerinde okul anlamına gelen sözcüklerin ve "skolastik"in kökeni olan skhole, yani boş zaman. İnsan üstüne düşünen filozoflar ve genel olarak "skolastik eğilim", düşünmek için boş zamana sahip olmak gerektiğini akıllarına getirmezler. Akademik aklın felsefi antropolojide yaptığı bu manidar ihmalin vahim sonuçları vardır. Bourdieu eleştiri oklarını akademik aklın kendisine olduğu kadar, "skolastik eğilim"in dışında olanlar hakkında yürüttüğü spekülasyonlara da yöneltir: Kendini özgür sanan ve ne yaptığını bilen "özne" varsayımını kıyasıya sorgularken, meslek yaşamı boyunca yaptığı çalışmaların altında yatan alternatif insan tasavvurunu sistemli bir şekilde sergiliyor. Pascal'ın yanı sıra Wittgenstein, Austin ve Dewey gibi "sapkın" filozoflar eşliğinde gerçekleşen bu serimlemede simgesel şiddet, iktidar, çıkar, zaman, tarih, evrensellik ve varoluşun sosyolojik açıdan amacı gibi temalar yeni bir bakışla ele alınıyor.Sosyal bilimler ve felsefeyle ilgilenenlerin ilgiyle okuyacağını düşündüğümüz sarsıcı ve bir o kadar güzel bir kitap.

Evrim Kuramının Dayanılmaz Bilimselliği


Evrim Düşmanlığı Bilim Düşmanlığıdır; Bu ise, Gerçek Düşmanlığı…Prof. Dr. Yaman Örs, ülkemizde evrim kuramına yönelik gerici saldırılara karşı mücadelenin yıllardır en ön saflarında yer alan bir bilim insanı. Tıp ve Etik alanlarındaki uzmanlığının yanı sıra felsefeci kişiliğiyle de bu mücadelede farklı bir yeri var.Bir bilimsel felsefeci olan Yaman Örs'ün bu kitabının içeriğini, evrim kuramı ile genel olarak bilimsel kuramlar ve bilim; bunlarla karıştırılan kavramlar ve ilgili terimlerin yanlış kullanılması; evrim kuramına akademik çevrelerin dışından gösterilen karşıtlık (ve bilim düşmanlığı) konularıyla ilgili düşünce ve tartışmalar oluşturuyor.Kitaptan bazı başlıklar:- Evrimsel açıdan canlılık ve bilinç.- Evrim kuramı bağlamında bilim karşıtlığı, çarpıtmacılık ve bilim insanının sorumluluğu.- Bilimsel felsefe açısından bilimde kuramlar, evrim kuramı ve karıştırıldıkları kavramlar.- Bilim ve laiklik düşmanlığında bir doruk noktası: Evrim karşıtlığı.- Bilim, inanç, dindarlık, dincilik.- "Bilinçli Tasarım"ın bilinçsiz savunucuları.- Evrim konusunda Türkiye'nin durumu

Machiavelli ve Spinoza'da Çatışma, Güç ve Çokluk


Direnmek, yaşama mahsustur. Ne kadar çok karşıt kuvvet, yaşamı çıplak bırakmaya çalışırsa çalışsın, iktidarlar yaşamı ne kadar şiddetle teslim almaya kalkarsa kalksın, yaşam direnme gücünü asla yitirmez. Üstelik direnerek var olmakla da kalmaz bir beden. Karşısına çıkan kuvvetlerin karşıtlığı ne kadar büyükse, o kadar büyük bir kuvvetle direnir. Var olmak ve eylemek için, daha da büyük bir gücü devreye sokar. Bu yüzden Machiavelli ve Spinoza için, gücün olduğu her yerde direniş vardır demek bile yetmez. Çünkü direnişte kendini olumlayan, daima bir yaşamdır. Direniş, yaşamın öz savunmasıdır. Yaşama duydukları bu inanç sayesinde, Machiavelli ve Spinoza modernizmin bizim için biçtiği politika kavramını da yerle bir eder. Politik bedenin kuruluşunu artık sözleşme ve birlik değil, çatışma ve çokluklar üzerinden düşünmeyi önerirler. Politik düşüncede bizzat yaşamı model almak demektir bu. Her ikisi de yaşamı olumlamak için, çatışma, güç ve çokluğu olumlar.

Çokuluslu Şirket


Küresel ölçekli üretimin temelleri, çokuluslu şirketin önde gelen teorisyeni Stephen Hymer'ın eserinde bizden çok önce anlatılmıştı. Bu nedenle Hymer'ın eserini göz önünde bulundurmak, çokuluslu şirketin yayılması, küresel iş yönelimi, küresel ve yerel yedek emek ordusu, uluslararası rekabet, üretimin yoğunlaşması, aşırı kâr, ekonomik krizler, yeni iletişim teknolojileri… gibi emperyalizme ilişkin pek çok meselenin anlaşılmasına yardım ediyor.
John Bellamy Foster

Çokuluslu şirket, modern kapitalizmin ilanihaye egemen örgütsel biçimi haline gelmiştir. Piyasanın cisimleştiği şirket, sanayi devriminin başlangıcından beri ölçek bakımından atölyeden fabrikaya, fabrikadan ulusal şirkete, ulusal şirketten çok bölümlü şirkete ve şimdi çok bölümlü şirketten çokuluslu şirkete/uluslararası sermayeye doğru büyümüştür.

Çokuluslu şirket, işçiler, müşteriler, tedarikçiler, danışmanlar, komisyoncular, müşavirler gibi çok sayıda insanı örgütleyen toplumsal ve siyasal (iktidar) bir yapıdır. Ulusal firmalar, ulusal piyasa yönünden düşünürler; çokuluslu şirket ise bütün dünyayı kendi piyasası olarak görür ve imalat ile pazarlamayı küresel ölçekte planlar.

Yasal anlamda çokuluslu şirket, egemen bir devlet tarafından verilen haklar çerçevesinde faaliyet gösteren bir kişidir, bir milliyeti, ulusal bir aidiyeti vardır. Vergilerinin çoğunu vatandaş olarak hukukuna tâbi olduğu devlete verir. Çokuluslu şirketin başka ülkelerdeki çıkarları, vatandaşı olduğu ulus-devletin uluslararası hakları/ekonomik ve ekonomi dışı aygıtları tarafından korunur.

Teoride şirket, yabancı bir devletin egemenliği altında faaliyette bulunan bir kişidir. Pratikte ise çok sayıda ulusal hükümetin fiilî iktidarı, çokuluslu şirket nezdinde egemen bir devletten çok bir kent yönetimi iktidarından ibarettir.

Hymer öncülük ettiği çokuluslu şirket teorisinde, firmanın kendisinin genişlemesi, uluslararası işbölümü, sınıflara ilişkin bir dünya hiyerarşisinin yaratılması, uluslararası kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki çatışma, üretimin uluslararasılaşması süreçlerini göstermiştir.

İnsan Doğası Üzerine


Kant´ın en değer verdiği öğrencisi ve Nietzsche düşünüşünün şekillenmesinde önemli bir faktör olan Arthur Schopenhauer çalışmalarını "Tüm bilgiler bizim dünyada edindiğimiz tecrübelerden kaynaklanır fakat bizim tecrübelerimiz esas olarak sübjektiftir ve kendi zihnimiz tarafından şekillendirilmiştir taraflı ve önyargılıdır. Bu sebeple gerçek bizim istemimizin uzantısından başka bir şey değildir" görüşünü temel alarak sürdürmüştür.Bu denemede Schopehauer insan tabiatına bakışını sunuyor bize... Hem de hayli kötümser bir bakış açısı bu. Çünkü Schopenhauer arzunun insanı acıya götürdüğünü ve geçici de olsa bir rahatlamaya giden tek yolun arzularımızdan vazgeçmekle olacağını savunan bir Budistin gözleriyle bakıyor yaşama. Yine burada filozof devlet gibi insan eliyle oluşturulan kurumları insanlığın özgür istem ve yüksek bir karakter ile ahlak anlayışı gibi ideallerini mercek altına alıyor. Ve onların altında yatan bir gerçeği kaderci bir itkinin kültürü zorbalık ile anarşinin sınırlarında çok az yerde mola vererek oradan oraya dolaştırdığını ortaya çıkarıyor.

Seza Paker Refleksif Akışkanlıklar


Seza Paker üzerine olan bu kitabı ele aldığımızda, önce onun minör meselesine nasıl yaklaştığına bakmak gerekecek diye düşünmeli : Dili majör halinden alıp, minörleştiriyor ve bu şekilde yersizyurdsuzlaştırıyor. 'İsimsiz' olarak adlandırılan kurgu-belgesel eserlerinde sanatçının sıklıkla vurguladığı, özellikle başlıklardır. 'İsimsiz' olarak kullandığı başlıkları hep parantezlerle açmakta ve tekrar açmakta. Bunların genişleye genişleye ilerlemekte olduğunu görmekteyiz. Bir enigma gibi işleyen başlıklar Seza Paker'in refleksif akışkanlığının parçasıdır. Kitap, bir yandan Türkiye'deki çağdaş sanat pratiklerine, diğer yandan ise Seza Paker'in eserinin analizi üzerinden, içinde yaşamakta olduğumuz çağdaş sanat dünyası içindeki politik ve sanatsal pratiklere bakmakta. Sanat tarihi göndermeleri, malzemenin kullanımı, eserin okunması gibi izleyiciyi ilgilendiren konular üzerinden geçerek, sanatçının eserini ele alışının pratiklerini gösteriyor. Kitap; görsellerle, Seza Paker'in eseriyle çağdaş sanat dünyasının birlikteliğini felsefi ve sosyolojik olarak, disiplinleraşırı bir şekilde ele almaktadır. Ve bunu 20. yüzyıl düşüncesine büyük katkı yapmış Gilles Deleuze, Michel Foucault, Friedrich Nietzsche, Sigmund Freud, Jacques Derrida gibi isimlere göndermelerle yapıyor.

Estetik Ve Sanat Dersleri


Estetik, sanatsal değerler ortaya koyan, sanatsal yaratıcı nitelik taşıyan, böylelikle de özde ötekilerinden ayrılan, kendine özgü insansal etkinliğin bir ürünü olarak sanatı, bu etkinliğin ne denli sanatsal olduğunu ve nasıl yürütüldüğünü araştırır. Bu bakımdan, estetik, şu ya da bu yolda, yalnızca sanatsal yaratımın sonuçlarını değil, ama aynı zamanda, "sanatsal yaratım süreci"nin kendisini de ele almak zorundadır; yoksa, belli bir etkinliğin sonucu olan ürünün neyi temsil ettiği anlaşılamaz. Üstelik, bir sanat yapıtı, insanların bilinçleri üzerinde bir etki uyandırsın diye yapılır ve salt bu algılama edimi içinde bir sanat yapıtı kendisini sanatsal bir değer olarak ortaya koyabilir. Onun için, sanatın araştırılması, şu ya da bu biçimde, sanatsal algı ile sanatsal algının kendine özgü yasalarının ele alınmasını zorunlu kılar. Bu bakımdan, estetiğin araştırma konusu, yalnızca sanat değil; ama sanatçıyı, sanat yapıtını ve sanatı algılayan insanı kapsamak üzere, belirli bir iletişim sistemi'dir.

Melekler ve Tanrıtanımazlar


Aydınlanma Çağı düşüncesinin en önemli temsilcilerinden olan Voltaire meşhur Felsefe Sözlüğü'nde Hıristiyanlıktan tutun da korsanlığa, ruhtan tutun da nehirlere dek, birçok farklı başlığı nüktedanlığından ve sade dilinden ödün vermeden açıklamıştır. Melekler ve Tanrıtanımazlar'da derlenen sekiz başlıkta Voltaire'in keskin zekâsından, sürekli otoriteyle zıtlaşmasına ve sürgün edilmesine yol açan nüktedanlığından izler ve "aydın kime denir?" sorusunun cevabını bulacaksınız."Ben Tanrı'ya inanan ya da inanmayan birinin adaletindense sadece keder, zulüm ve boş itikatlar beklentisi içerisindeyim. Tanrıtanımazlık ve bağnazlık toplumu kemirip, parçalayıp tüketen iki canavardır. Ancak tanrıtanımaz kendi yanılgısı içinde tüm köklerini koparıp atan aklını ve sağduyusunu muhafaza eder. Bağnazlık da kendi köklerini keskinleştireceği sürekli bir delilik beklentisi içerisindedir."

Günün Derdi


Uygarlaşmanın ve dolayısıyla toplumsallaşmanın insanı kendine yabancılaştırdığını fark eden bir kişinin, ona sunulan ya da dayatılan hayatla hesaplaşması. Kitap, gösteri ve tüketim bağlamında tükenişin izini sürüyor; insanın sisteme adanmışlığını sorgularken, başkaldırının romantizminden uzaklaşarak, bir başkaldırı biçimi olarak -Hiçlikte ve Kaosta- sessizlikle buluşuyor.

Dinin Akli ve Ahlaki Savunusu


Mu'tezile, insan düşüncesinin iki temel modu olan 'mitos'a karşı 'logos'u temsil eder. Burada logos, hem 'söylenmiş olan sözün aynıyla tekrarını' ve 'yeni söz söylemeyi' hem de 'akıl, düşünme ve ölçüyü' içerir. Bu yönüyle Mu'tezile, Kur'an'da akla, kritiğe ve düşünmeye dayalı olarak, Tevrat ve İncil'e kıyasla atılmış olan ileri adımı sürdürmenin ve bunu daha ileri taşımanın adı olarak nitelenebilir. Mu'tezile Kelâmı da akıl ile vahiy arasında derin bir bağın bulunduğunu hararetle savunan bir düşünceye sıkı sıkıya bağlıdır. Bu sebeple akıl ile vahiy ma'kûliyet zemininde kaynaşmış; ortaya ahlakî bir değerler evreni çıkmıştır.Kâdî Abdulcebbâr, Mu'tezile'nin tarihsel olarak battığı bir süreçte oldukça parlak bir yıldızdır.Bu kitap, Kâdî Abducebbâr'ın İslam Şeriat'ını, diğer bir deyişle Kur'an'ı, akıl, ahlak ve maslahat bağlamında nasıl savunduğunu ortaya koymaktadır.

Spinoza Sözlüğü


Çoğu zaman bir "güç felsefesi" olarak tanımlanan Spinoza felsefesinin önemli başlıklarını ele alan bu sözlük, Charles Ramond'un seçtiği ve açıkladığı kavramlardan oluşuyor. Spinoza'nın felsefeyle uğraşmayı bizzat "faydalı olan"a doğru bir arayış olarak tanımlaması gibi, Ramond da onun başlıca eserlerine sürekli atıflarla kendi felsefesini yaparken Spinoza'yı bizim için faydalı kılıyor.Spinozacılığın, unsurları birbirine uzakmış gibi görünen ama dipte her biri diğerini gerektirecek, hatta zorunlu kılacak şekilde örülmüş sistemini serimleyerek okuyucuyu Spinoza'nın çetrefil ama girildiğinde geri dönülmesi güç dünyasına girmeye davet ediyor.

Antik Felsefe


Antik felsefe gibi köklü ve etkileri bugün de hissedilen bir geleneğin tek ve standart bir tarifinin olamayacağı açıktır. Elinizdeki kitap, esas olarak, antik felsefe başlığı altında incelenen temel önemdeki felsefi tema, tartışma ve önermeleri bir bütün halinde ele almayı hedefliyor. Sadece bugünün büyük düşünürlerini besleyen ve esinleyen bir kaynak olarak değil, tazeliğini ve ilham verici özünü bugün de koruyan kadim bir düşünce geleneği olarak betimliyor antik felsefeyi. Yunan ve Roma felsefelerini artık bir özelliği kalmayan yerleşmiş kronolojik özetler halinde düzenleyen çalışmaların aksine, antik felsefenin tüm bir düşünme çabasıyla iç içe geçmiş insani ve hayat dolu içeriğini anlaşılır ve hissedilir kılıyor.

Fransız Felsefesinin Macerası


Alain Badiou, yirminci yüzyılın ikinci yarısında öne çıkan Fransız filozof veya düşünürlerinin bir bakıma öznel denebilecek bir bilançosunu çıkarıyor: Sartre, Ricoeur, Althusser ve Lacan'dan Deleuze, Foucault ve Rancière'e bir dizi filozof üstüne "yaşam", "kavram", "özne" ve "eşitlik" gibi mihenk taşlarını esas alan derinlikli okumalar yapıyor. Önsöz'de, odaklandığı dönemi ana hatlarıyla değerlendirirken şöyle diyor: "Fransız felsefesinin bu ânı, Alman düşüncesinin yeni bir şekilde sahiplenilmesi, yaratıcı bir bilim görüşü, siyasal bir radikallik, sanatta ve yaşamda yeni biçimlerin arayışı anlamına gelmiştir. Tüm bunlarda söz konusu olan, kavrama ilişkin yeni bir tertip, kavramın kendi dışıyla ilişkisinin değişmesi olmuştur. Felsefe varoluşla, düşünceyle, eylemle ve biçimlerin hareketiyle yeni bir ilişki önermek istemiştir." Dünyanın pek çok yerinde olduğunda gibi Türkiye'de de heyecan uyandıran bu "yeni ilişki"nin içeriden analizlerini bulacağınız Fransız Felsefesinin Macerası, zevkli olduğu kadar ufuk açıcı bir okuma deneyimi.

Akılcılık


Felsefe tarihi açısından Akılcılık, 17. yüzyılın büyük Akılcı filozoflarının Descartes, Spinoza ve Leibniz'in ortak felsefi eğilimlerine verilen addır. Aklın deneyden bağımsız, a priori, zorunlu bilgiler ortaya koyabileceği savını temellendiren felsefi görüştür. Temellendirilebilir, doğrulanabilir, sınanabilir bilginin diğer bilme türlerinden, inançtan, imandan ayrılarak kendi başına bir şey olmasında dayanağın akıl olması da bu gelenekle başlatılabilir. Gerçi teknik anlamda Akılcılığın akla verdiği konumu deney-cilik, pozitivizm, analitik felsefe gibi diğer felsefi yaklaşımlar paylaşmasa da, bu yaklaşımların da ortak akılsallık paydasında birleştikleri öne sürülebilir.

Son dönemde ise postmodernitenin etkisiyle akılsallığın ve onun dayanağı aklın evrensel bir başvuru konumunda olamayacağı, evrensel ölçütlerin söz konusu olmadığı ya da bunların akılla temellendiri-lemeyeceği yoğun olarak tartışılan meseleler.

John Cottingham'ın kitabı, bugün evrenselliği ve güvenilirliği kuşkuyla karşılanan aklı kendine dayanak alan Akılcılığın Eski Yunan'dan günümüze kadar yalın ve açık bir dille tarihsel bir sunumunu yapıyor.

Mutluluk


"Yeter ki mutluluğu seçelim, onu istemeye gönüllü olalım, onu özleyebilelim, onu kendimize dert edinelim. Mutluluğu dert edinecek kadar önemsersek mutluluk yolu kendiliğinden bize açılacaktır. Kimde mutluluk derdi (mutluluğu kazanma çabası) yoksa o gerçekte mutluluğu istemiyor demektir."

"Oysa mutluluğun en iyi ilaç, mutsuzluğun ise en kötü hastalık olduğunu unutmamak gerekir. Nasıl ki sevgi sevgiyi, şiddet şiddeti doğuruyorsa, aynı şekilde mutluluk da mutluluğu, mutsuzluk ise korku, kaygıyı ve karamsarlığı, bunlar da yeni yeni mutsuzlukları doğururlar."

İnsanın mutluluk yolculuğunda yol haritasını belirlerken dikkate alması gereken temel görüşlerin felsefi bir dille ele alındığı Mutluluk Kitabında yazar, okurunu bu kadim problemin derinliklerine doğru felsefi bir yolculuğa davet ediyor.

"Sanılanın aksine mutluluk, tesadüfen veya gelişigüzel zevklerle elde edilen bir şey değildir ve olamaz da. Çünkü mutluluğu elde etmek ve korumak ciddi ve sürekli bir çaba gösterilmesini gerekli kılar. Bu manada mutluluk, insanın varoluş işlevlerini en iyi şekilde yerine getirmesiyle de yakından ilgilidir."

Bildiğimiz Kapitalizmin Sonu


Her ikisi de araştırmacı ve aktivist olan Katherine Gibson ve Julie Graham birlikte çalışıyorlar ve kitaplarını ortak isim olarak seçtikleri J. K. Gibson-Graham adıyla yayımlıyorlar. (Bildiğimiz) Kapitalizmin Sonu, yazarların feminist teori ve Marksist siyasal iktisadın yanı sıra Jacques Derrida ve Fransız düzenleme okulundan araştırmacıların ortaya koyduğu yapıtlardan, ve aynı zamanda emek çalışmaları alanında kendi yapmış oldukları araştırmalardan yararlanarak yazdıkları çığır açıcı bir çalışma. Özellikle son dönem feminist çalışmalardan ve queer kuramından aldıkları ilhamla, kapitalizmi kavramsal olarak istikrarsızlaştırmanın, kendini doğal ve biricik kabul ettirmesinin temellerini sarsmanın, kapitalist sistemi içeriden kemirmenin yollarını araştırıyor, hayata geçirilebilmiş alternatif ekonomileri inceleyerek, uygulamaya konabilecek başka alternatifleri tartışmaya açıyorlar. Yepyeni bir düşünme tarzının kapılarını aralayan bu çalışmanın genişletilmiş ikinci basımından yapılan çevirinin ülkemizde alternatif bir sol tahayyüle katkıda bulunacağını umut ediyoruz.

Zihinsel Eylemler


Zihinsel eylemlerin, örneğin hatırlamanın,almak, bakmak gibi bedensel eylemlerden farkı, dilden yola çıkılarak incelenmiştir.

Bir Putun Alacakaranlığı


Friedrich Nietzsche, 19. yüzyılın sonlarına doğru, yayımladığı son kitaplarından Putların Alacakaranlığı'nda, insanla hayat arasına girip içgüdüyü bastıran her türlü değer sistemini filozofun elinde bir çekiçle saldırıp parçalayacağı put olarak algılamak gerektiğini belirtmekteydi. Eski dünyanın yüceltilen her ideolojisi, kişisi, fikri yeni gelenler tarafından rahatlıkla irdelenip eleştirilebilmeliydi; ancak 20. yüzyıl boyunca eskileri yıpratılırken yeni putlaştırmalar gerçekleşti: Bilinçaltının haritacısı, dürtülerin kâşifi, psikanalizin öncüsü Sigmund Freud da, altın suyuna batırılmış bir efsane haline getirildi. Michel Onfray, Nietzsche'nin çekicini kullanmaktan çekinmeyen bir filozof ve Freud'un günümüzde yükselmiş olan heykeline, doğruya ulaşmak adına darbe üstüne darbe indiriyor: Kendinden menkul Freud, bilimsel Freud, psikanalizi icat eden Freud, felsefeye uzak duran Freud, evrensel gerçeklere ulaşan Freud, iyileştiren Freud, cinselliği özgürleştiren Freud, liberal Freud... Bugüne kadar Freud'la ilgili inşa edilmiş tüm imgeleri parçalamaya soyunan Onfray, Freud'un külliyatını tek tek elden geçirerek, yıllar boyunca kamuoyundan saklanmış yazışmaları ve belgeleri inceleyerek oluşturduğu Freud karşıtı dosyayı okurlara sunuyor. Amacı Freud'un karşı tezini oluşturmak. Diyalektiği tamamlayıp senteze ulaşmak ise 21. yüzyılın görmüş geçirmiş okurlarına kalıyor.

Antik Yunan Dünyasında Sınıf Mücadelesi


Marksist İlkçağ tarihçisi Ste. Croix, bu anıtsal kitapta, Antik Yunan-Roma dünyasının Arkaik Çağ'dan Arap fetihlerine kadar olan yaklaşık 1000 yıllık tarihini sınıf mücadelelerine odaklanarak inceliyor.Ste. Croix, kendisine Isaac Deutscher Ödülü'nü de kazandıran kitabının ilk kısmında Marksist tarih çözümlemesinin temel kategorileri olan sınıf, sömürü ve sınıf mücadelesi üzerinde durarak Marksizmin İlkçağ tarihi açısından anlamını tartışıyor. Ardından Antik Yunan ve Roma toplumlarındaki temel sınıf kategorilerini inceleyerek mülk sahibi sınıfla, köleler, köylüler ve ücretli emekçiler arasındaki sömürü ilişkilerinin ve bu ilişklierdeki dönüşümün canlı bir resmeni çiziyor. Kitabın ikinci kısmıysa, Marksist tarih yönteminin farklı düzlemlerdeki sınıf mücadelesini nasıl açıklayabileceği üzerine zengin ve parlak bir denemeden oluşuyor. Yunan ve Roma toplumlarında sınıf mücadelesinin siyasi ve ideolojik düzlemlerde geçirdiği 1600 yıllık evrimi, epigrefik, edebî ve arkeolojik kanıtlara dayanarak tartışan kitap, antik dünyanın gerileme ve çöküşüne dair alternatif bir açıklama ile sona eriyor.Marksizmin, sadece içinde geliştiği kapitalist toplumun hareket yasalarını ortaya çıkarabilecek bir kuramsal ve kavramsal çerçeve sunmakla kalmadığını, insanlım tarihinin uzun ve çok tartışmalı bir döneminin anlaşılmasını da sağladığını somut bir biçimde gösteren Ste. Croix'nın çalışması yalnızca İlkçağ tarihiyle ilgilenenler için değil, insanlık tarihinin daha genel sorularına cevap arayanlar için de vazgeçilmez bir eser."İlkçağ tarihi üzerine… en heyecan verici, kışkırtıcı ve meydan okuyan çalışmalardan biri." K. R. Bradley, American Journal of Philology"Eşsiz… Antik dünyanın hikâyesini, aklında alt sınıfların çıkarlarını tutaram anlatmaya kalkışan, bir Batı dilinde bugüne dek kaleme alınmış tek eser." E. Badian, New York Review of Books "Britanya tarih yazımında böylesi bir ölçekte yıllardır aşılamamış… nadir bir örnek." Robin Lane Fox, Financial Times"İlkçağ tarihinde olduğu gibi sosyolojide de dönüm noktası… Uzun bir süre boyunca aşılamayacak." C. Slaughter, Sociological Review"Okumayı öğretici olduğu kadar keyifli de kılan bir berraklık, dürüstlük ve açıklıkla yazılmış büyük bir bilimsel eser." Hugh Lloyd-Joes, Observer"Hiçbir eleştirel değerlendirme, bu kitabın zenginlik ve özgünlüğünün hakkını teslim edemez." -Geoffrey Barraclough, Guardian-

Bütüncül ve Eleştirel Din Felsefesi Okumaları 3


Özlenilen düzeyde din felsefesi yapabilme, büyük ölçüde, din felsefesine gönül verme gerçeğinin yaygın bir bilinçlenme doğrultusunda ilerlemesine bağlıdır. Bu anlamda, işlevsel bir din felsefesi modeli, ne iyimserlik düzeyi yüksek bir gönlü kırabilir, ne sorunları derinlemesine tartışan bir aklı göz ardı edebilir, ne yönlendirici etkisi büyük olan felsefi düşünceyi daraltabilir, ne de insan yaşamına esenlik getiren teolojik veriye kayıtsız kalabilir.Okuyucu bu eserde, bir yandan genelde din felsefesine yönelik eksiklikler, yenilikler ve karşılaştırmalar bağlamında bir takım çözümlemelerle buluşabilecek, öte yandan özel olarak bütüncül ve eleştirel din felsefesi modelinin, taşıdığı özle, günümüzde önemli bir boşluğu doldurduğu bilincini yakalayabilecektir.

Hegel'in Devlet ve ToplumFelsefesine Giriş


"Tinin Merdiveni" uyuyan, "taşlaşmış Tin" olarak Tinin, doğada çoktan sergilemiş olduğu arı varlığını aşarak, kendi hakikatine Saltık İdenin kozmik gerçekliğinde ulaşması sürecini; kendini insansal varoluşun bütün form ve aşamalarında serimleyen bu öz-çelişkili mantıksal süreci, anlatan bir eğretilemedir.

Tin toplumcul insan için genelde bilinçtir ve nesnesinin onun kendisi-için-varlığı olduğu uğrakta, o Özbilinçtir; "varlık olan 'Ben' ve 'Ben' olan varlık" olarak, o artık arı özbilinçtir. Tümel özbilincin gerçekliği Tarihtir. Kendini bilecek denli gelişmiş olan Tin Bilimdir ve tinin öz-bilgisi (philo-sophia, bilgelik-sevgisi, olarak değil) bilim-olarak-felsefedir. Tin bir topluluğun, kendi tinine değgin öte-sezgisi ve söylemi olarak (öznel, yani hakiki) Din görünümüyle kendini gösterir ki, bu durumuyla o "uyuklayan bilinç"tir. Dolayımsız hakikati içinde, Tin bir halkın törel yaşamıdır; edimsel töz olarak bir halktır, edimsel bilinç olarak yurttaştır (ki tümel olarak gerçekleşimi, en yüksek törellik olan Devlettir, ve Devlet hakiki ve yetkin öz-pekinliğe ulaşmış nesnel Tindir) ve bu bağlamda, bir dünya olan bireydir, tikel (öznel) özgürlüğünü kendinde ve ötekinde gerçekleştirmiş olan Tindir; artık, edimsel bakımdan "bir Biz olan bir Ben, ve bir Ben olan bir Biz"dir. Tinin, hakiki törel anlam ve bağlamı budur; yaşayan törel dünya onun hakikatidir.

1. Uluslararası Kütüphane ve Bilgibilim Felsefesi Sempozyumu


Uluslararası sempozyumlar, belirli bir bilim ve ilgi alanında farklı ülkelerden kişi, grup, kurum, kuruluşları bir araya getiren, yeni gelişme ve teknolojilere ilişkin görüş ve tartışmaların çeşitliliği ile beslenen süreçlere zemin sağlarlar. Bu etkinlikler, var olan dostluk ve işbirliklerini pekiştirirken yeni dostluk ve bağları da getirirler. Ardında güzel anıların izini bırakan bu paylaşımların içeriklerinin; poster ve ildirilerinderlenmesi, basılı duruma getirilmesi ise bilim dünyasında daha geniş kitlelere ulaşmayı ve kalıcılığı sağlar. Kastamonu Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü tarafından 3-5 Eylül 2014 tarihleri arasında düzenlenen, etik, mesleki etik ve ilişkili kavramların kütüphane ve bilgibilim alanı ile kuramsal boyutta ilişkisinin, ülkemizde ve dünyada bu bağlamda algı ve farkındalığınhem akademik hem de uygulama boyutunda sorgulandığı, ilişkili mevzuat ile düzenlemelerin tartışıldığı (politika, etik kodlar vb.) 1. Uluslararası Kütüphane ve Bilgibilim Felsefesi Sempozyumu farklı pek çok ülke ve kültürden akademisyenler, araştırmacılar, uygulamacılar ve öğrencilerin içselleştirilmiş, samimi sunumları, tartışmaları ile güçlü bir sinerjiye ortam oluşturmuştur. "1. Uluslararası Kütüphane ve Bilgibilim Felsefesi Sempozyumu" Bildiri Kitabı'nda yalnız hakem sürecinden geçen bildirilere yer verilmiştir. Bu bildiriler; Kütüphane ve Bilgibilimin temelleri, Etik ve Hukuk, Meslek Ahlâkı/Mesleki Etik ve Hakemlik ve Editörlük ana konuları ve bu ana konularla ilişkili alt konular biçiminde sınıflandırılmıştır. Bunların bildiri kitabındaki sıralanması ise her konu başlığı altında yer alan bildirilerin sunum sıralamasına göre yapılmıştır. Konuşmacı, ortak yazar veya oturum başkanı olarak toplam 59 konuşmacı sempozyumun gerçekleştirilmesinde ve bildiri kitabının basımında bize her türlü desteği veren başta sponsorlara, sempozyumun geniş bir katılımla gerçekleşmesini sağlayan değerli katılımcılara, sempozyum düzenleme ve bilim kuruluna, sempozyum süresince kendilerine verilen görevleri gönüllü bir şekilde yerine getiren öğrencilerimize ayrı ayrı teşekkür ederiz. Etkin ve başarılı olmasını umut ettiğimiz pek çok sempozyumda tekrar buluşmak dileğiyle…

Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu


Altıkırkbeş yayının sol ve anarşist merkezli metinlerden örülü dizisi Engels'in Kominist Manifesto denli yer etmiş ve diğer Marksist kuram metinlerine nazaran yapısının daha fazla kesim tarafından anlaşılabilir bir dil ile oluşturulmuş olmasından dolayı geniş kitlelere -ulaşan- klasik ve çok önemli bir metni Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu'nu sunar.

Alışkanlık Üzerine


İlk kez 1838 yılında yayımlanan "Alışkanlık Üzerine"de Félix Ravaisson, alışkanlığın kökeninin ve gelişme sürecinin izini sürüyor ve insan doğasının temelinde alışkanlıklar olduğunu ileri sürüyor. Konuya dair yapılmış en iyi ve özgün çalışmalardan biri olan "Alışkanlık Üzerine"de, alışkanlığın metafizik nitelikleri materyalizm ve idealizm ekseninde bütün ayrıntılarıyla kaleme alınıyor.

Proust, Bergson, Heidegger, Merleau-Ponty, Derrida ve Deleuze gibi isimleri de etkilemiş olan "Alışkanlık Üzerine", yıllar sonra tekrar okurlarla buluşuyor.

"Alışkanlık gibi, içgüdü de, irade ve belirgin bilinç olmaksızın, bir amaca yönelmiş eğilimdir. İçgüdünün farkı daha az düşünce içeren, daha karşı konulmaz, daha kati olmasıdır. Alışkanlık içgüdünün kesinliğine, zorunluluğuna, mükemmel kendiliğindenliğine, belki hiç ulaşamayacaktır ama, her zaman yakınsayacaktır. Öyleyse alışkanlık ile içgüdü, yani alışkanlık ile doğa arasındaki fark yalnızca derece farkıdır ve bu fark sonsuz bir küçüklüğe yakınsatılabilir."

Marksizm ve İki Kültür


C.P. Snow'un "iki kültür" kavramıyla tarif ettiği, sosyal bilimler ve doğa bilimleri arasındaki kopukluk, Marksizm için de söz konusu mu? Marksist kuram içinde, bu alanların arasında ne tür ilişkiler var?"Bilim Üzerine Marksist Tartışmalar Sempozyumu"nda bir araya gelmiş Marksist akademisyen ve yazarlar, bu kitapta toplanmış makaleleriyle, biyoloji, fizyoloji, tıp, fizik ve sinir bilimleri gibi doğa bilimleri alanından; sosyoloji, tarih, siyaset, dilbilim ve ekonomi gibi sosyal bilimler alanından ve felsefe, sanat, müzik gibi beşeri bilimler alanından hareketle bu sorunu tartışıyorlar.